Bir zamanlar Hanzade vardı...(16)

    Bunca yıldan  sonra aradan geçen bunca zaman bana iç hesaplaşması ve gözlemleme, vicdani  durumları yaşattı. En küçük kardeşimizin erken vedası şok etti hepimizi. Anı defteri bende...orada yazanların bir kısmını aktardım yazılarımda. Zaman zaman bizim de onu çok üzdüğümüzü anlamıştım...Bir satırında şöyle yazmış:" Hepsine ben  sebep oldum, kardeşlerimi ben ikna ettim, o vekaletnameyi verdirmek için. Çünkü ablama iyi niyetle güveniyordum, önce babamı sonra kardeşlerimi ikna ettim. Sonuç olarak ,su istimaller, davalar, yıpratıcı mahkeme süreçleri...aldatılmanın acılarını çektik hep birlikte. Kendimi affedemiyorum'' Bu kelimeleri okumak beni  can evimden vurdu. Zira zaman zaman konu olduğunda" ''Senin yüzünden ikna olduk vekaletname verdik'' derdik ...Beş yıl süren vekaletnamenin yanlış kullanımı davasında hepimizin psikolojisi bozulmuştu çünkü...

        Kardeşim hiç evlenmemişti, isteseydi evlenirdi, bir çok talibi olmasına rağmen  duygularına hitap eden ruh eşini bulamadı bence...Evlenmiş olmak için evlenmek onurlu kişiliğine uygun değildi. Fakat devlete bağlı  sevgi evlerinden bir kız çocuğu alıp büyütüp okutmak, evlat edinmek istemişti. Ömrü vefa etmedi... 

     Çok güzel dişleri vardı, bakımlarını hiç ihmal etmezdi...Tabi ki dişhekimi  bendim ama, sadece diş taşları ve aşınmış kesici dişlere ufak tefek müdahale dışında sorunu olmayan,  temiz bir hastaydı benim için... öldüğünde tüm dişleri vardı inci dizisi gibi...Sağlığına da dikkat ederdi, mamografi, kolonoskopi bile yaptırmıştı bu durum olmadan önce ve sorun çıkmamıştı. Kolay kolay hasta olmazdı, sağlıklıydı...

      En son Ordu Lisesinde biyoloji öğretmeni olarak çalıştı. O okulda öğretmenliğinin son iki yılı geçti. Okulun pansiyon kısmında, yatılı okuyan kızlar için nöbetçi öğretmenlik yapardı bazı geceler. Okulda sürekli olay çıkaran ve arkadaşlarıyla sürekli kavga eden ,okul eşyalarına zarar veren iki kız öğrenci vardır.Her gün kızların yaptığı vukuatlar konuşuluyor öğretmenler odasında...
     Ordu'nun yüksek köylerinden gelmiş okuyorlar... kızları bir gün karşısına alıyor ve '' sizin derdiniz ne? bakın devlet sizi okutuyor, siz ise devlete ve insanlara zarar veriyorsunuz''
     Kızlar bir gün kendilerine şefkatle yaklaşan öğretmenlerine içlerini döküyorlar...ağlayarak anlatıyorlar:
         ''Bizim ailelerimiz bizi su_istimal ediyor''
         ''Nasıl yani, ne gibi?'' 
          Kızlar gözyaşları içinde anlatmışlar. Meğer bu iki farklı ailenin kızları, ayni durumda olduğu için dayanışma içinde olmuşlar okulda. Küçük yaşlardan itibaren aile içinde ki baba ve abi tarafından taciz edildiklerini, yani enset ilişkide kullanıldıklarını anlatmışlar. ''Biz önceleri bu durumu normal zannediyorduk, sonra okula gittiğimizde diğer kız çocuklarının  bu durumda olmadıklarını fark ettik, bizim durumumuz normal değil hatta utanılacak bir durum... hayata karşı öfkeli olduk, etrafa zarar vererek içimizdeki öfkeyi dağıtıyoruz''
            Hanzade bu durumu öğrenince adeta şok geçiriyor ve kendini toparlayarak kızlara '' Size bunları yapanlar suç işlemiş ve suç cezasız kalmamalı...çocuklar toplumların milli servetleridir, toplum kuralları ve devletin kanunları çocukları korumak içindir. Derhal suç duyurusunda bulunup aile içindeki suçluları kanun önünde yargılanmasını sağlamak öğretmen olarak benim görevim'' demiş. Sonra okulun sosyal hizmet ve psikolog danışman öğretmenleriyle, müdürüyle konuyu dile getirip konuşmuşlar. Müdür bey uyarmış:              
            ''Hocanım , arı kovanına çomak sokmayın!''
           Hanzade bu söze tepki vermiş tabi, ne olursa olsun arılar harekete geçecek olsa  bile , savcılığa suç duyurusunda bulunmuş. Kız çocuklarıyla da ilgilenmeye devam etmiş. Sevgi ve şefkat göstererek, bu durumda siz suçlu değilsiniz, utanmanıza gerek yok, siz masum çocuklarsınız, toplumun size sahip çıkması gerekir'' Kızlar gördükleri sevgi anlayış ve koruma duygusu karşısında daha sakin ve uyumlu olmuşlar yatakhanede...Mahkeme günü gelmiş , kızlar utanarak sıkılarak iki gün önce gelmişler yanına:
             ''Hocam, benim annem, arkadaşımın babannesi geldi yanımıza...bize çok kötü beddua  ettiler...sizin yüzünüzden ailemiz dağılacak, millete kepaze olacağız, reziller, erkekler hapse girerse aileyi kim geçindirecek? Allah sizi kahretsin!!Eğer mahkemeye çıkar bu uydurduklarınızı  anlatırsanız sizi yaşatmayız, beddualarımız sizi kahredecek vs''
             Kızlar hem korkuyorlar hem panik içindeler, hem de çok üzgünler hocalarına mahçup oldukları için...Hanzade kızlara güç vermek istiyor:
              '' Size yapılan bu acımasızlığı hukuk önünde cezalandırmazsanız, cezasız kalan suçlar ve ahlaksızlık toplumsal olarak büyüyecek. Allah'tan başka kimseden korkmayın ve doğru olanı hukuk hesaplaşmasını  gerçekleştirin sizin arkanızda duracağım sonuna kadar, siz bu durumu yaratanların ceza almasını sağlarsanız, kollektif bilince hizmet edeceksiniz. Bir kötülük diğer kötülükleri tetikliyor dalga dalga, dürüst ve  cesur davranmanız çok önemli  '' demiş ama kızları ikna edememiş. Daha sonraki ifadelerinde reşit olmayan, aile baskısı altındaki  kızlar :''Fantazi yaptık, öyle bir şey olmadı'' demişler...Böylece takipsizlik kararı ile dava düşmüş...Müdür beyin uyarısı gerçekleşmiş...Hanzade bu duruma çok üzülmüş gerçekten...sanki boğazına bir yumruk oturmuş gibi sıkıntı hissetmiş....
            Daha sonra kızlar yanına gelip özür dilemişler ağlayarak, ''ailelerimizi zor durumda bırakamazdık'' demişler.
            Almanya'nın ürettiği fakat kendi ülkesinde rast gele kullanılmasına izin vermediği tarım ilaçlarının ihraç edilerek, Türkiye'de cehalet içinde eğitimsiz köylüler tarafından bolca kullanılmasını hep endişe ile karşılardı. Üstelik son yıllarda ata tohumlarını terk ettirilerek çiftçilerimize , İsrail tarafından üretilen ve genetiği değiştirilmiş tohumların dağıtılmasına çok üzülürdü. Hormonlu tarım ürünleri ve tarım ilaçlarının bilinçsiz kullanılması sonucu, tarladan marketlere uzanan gıda zincirinin çok sağlıklı olmadığı düşüncesi hepimizde vardı bu yüzden. Türk çiftçisi gübre ve tarımsal zararlıların mücadelesini yapmakta bilinçli değildi. Ziraat  odaları çiftçilere zorunlu ciddi bir eğitim verememekteydi. Ziraat odalarının ziraat mühendislerinin ,tarımla uğraşan insanları eğitmesi, hükümetin teşvikleriyle olmalıydı.
Fındık toplama mevsiminde, büyüyen otları eskiden tırpan yaparlardı, yani el aletleriyle biçerlerdi. Tarım ilaçları dökerek sırganları ve yabani otları kurutuyor olmaları ekolojik çevre felaketlerine yol açıyordu aslında. İnsanlar işin kolayına kaçıyor ve yabani otları kurutan bu kimyasalları bolca tarım alanlarında kullanıyordu. Karadeniz bol yağış alan bir bölge olduğu için, biçilen ya da kurutulan topraklarda tekrar büyüyen otlar için tarım ilaçlarını bilinçsizce kullanmak, toprakta uzun zaman kalıcı olan tarımsal ilaçların kansorejen artıkları beş sene boyunca etkin olurdu. Bilmeyenler:
          ''tarım ilacı döktük kurudu ama tekrar bitkiler çıktı seneye. Tarım ilacı zarar vermiş olsa, bitkiler hiç çıkmazdı'' şeklinde düşünüyor olmaları büyük yanılgıydı zehirli kanserojen maddeler uzun yıllar toprakta her büyüyen bitkide zehrini taşıyordu. Yeşilliği bol olan Karadeniz'de sebze halkın en çok tükettiği gıdaydı. Zehirli kimyasallarla yapılan tarımdan elde edilen ürünlerin, kanser hastalığını yayılmasında rolü olduğu muhakkaktır. Türkiye'de en fazla kanserin Karadeniz'de olması sebebini sadece Çernobil kazasına bağlamak bu nedenle doğru olmaz. Sağlıklı beslenmeye çalışan her bilinçli insanı tehdit eden gıda yoluyla vücuda giren kimyasal kansorejenler  hayati tehlike oluşturmakta. Hepimiz evlerimizde kendi yoğurdumuzu mayalardık Hanzade gibi...Fakat süt veren hayvanların hangi otları yediğini, nasıl beslendiğini, kullanılan ilaçlarını bilemezdik. Güneydoğudan edindiği alışkanlığı ,yemeklerine daima acı biber katmasıydı. Acı biberin sağlığa faydaları olduğunu uzmanlar ifade ederdi zaten. Tabi o acı biberlerin nasıl yetiştirildikleri, sağlıklı tarım üretiminden geçip geçmediğini bilemezdi kimse. Her gıdayı dozunda tüketmek gerekir aslında. Su bile haddinden fazla içilirse, aşırı idrara çıkma nedeniyle vücudun mineral tuz kayıpları olduğu ifade ediliyor. Az içilen su da, vücuttan atılması gereken zararlı atıkların böbrekte, karaciğerde birikmesinin sağlığı zamanla bozduğu da biliniyor. İlaçları zehirlerden ayıran dozudur. Besinler de dozunu aşıyorsa zehirler insanı. İnsan sağlığına ne kadar dikkat etse de, gelişen ekonomik şartlar, sanayileşme toprağı, havayı ,denizi bozmakta. Eskiden doğal temiz denizlerde avlanan sağlıklı balıklar bile ,denizlere akıtılan kimyasallar ve çöpler, zehirli atık maddeler nedeniyle çok güvenilir gıda değil günümüzde Hızla kirlenen doğamız nedeniyle, ülkemizde ve dünyada kanser hastalığı artık çok yaygın. Turnasuyu'nda hala yapılmakta olan ,Türkiyenin  en büyük kanser hastanesi inşaatı sürmekte. Kanser hastalığında kullanılan kemoterapi ilaçları, iki tarafı keskin bıçak gibi...tümörün büyümesini önlerken hastanın sağlam dokularına hücrelerine de zarar vermekte.Yıllar öncesine göre kanser tedavilerinde hayatı uzatan gelişmeler oldu, fakat kanserin tamamiyle oluşmasını önlemek henüz mümkün olmadı. Kansere yatkın genlerin tespit edilmesi ve kanseri sadece hücresel yapısına göre imha eden akıllı moleküler ilaçların üzerinde çalışanların başarıya ulaşmalarına duacıyım sadece...Tüm insanın organlarını imha etmeye yönelik olmayan sadece kanser hücresini tanıyarak ona yapışan ve üremesini engelleyen ilaçlar bulunmalı. Kemoterapi ilaçları tüm vücudu etkiliyor ve immün sistemi zayıflatıyor. immün sistemi çok güçlü olan hayatta kalabiliyor Kemoterapi ilaçlarını üreten ve pazarlayan sanayi dalı, tüm kapitalist sistemlerde baş tacıdır. Öyle hale gelmiş ki bu pazar, hastaya yüklenen kemoterapi ilacını ne kadar kullanıyorsa doktor, firma o doktora dünya seyahatleri bile sunmakta hediye olarak. İşte bu yön mide bulandırıcıdır bana göre. Hasta insanlara yazılan ilaçlar ne kadar çoksa o kadar hediye alan doktorlar ne kadar etiktir? düşününce çok zor ve çok acımasız bir kapitalist dünyada yaşadığımızın bilincinde olmak huzurumu bozuyor açıkçası. Kanser tedavisinde Küba'nın dürüst davrandığını okudum bir kaç yazıda. Küba kapitalist acımasız dünya düzenine karşı mücadele eden bir ülke. İnsanların sosyal  hayatlarında ferahları çok yok, beslenme barınma sağlık gelecek kaygıları da yok. Fakat sağlık hizmetleri, eğitimin ücretsiz oluşu ve tüm vatandaşlarına eşit davranılması, daha güven verici ve  ilginçtir. İnsan sağlığının aşırı kazanç kapısı olması, kapitalist insanların kazançta sınır tanımayan manipülasyonları vicdansızlıkları ,insan sağlığında acıklı oluyor. Bilime inanarak bilimsel gerçekler üzerinden yürüyen dürüst vicdanlı  tıp doktorlarına elbette sözüm  olamaz. 
          Kardeşim çok sağlıklı görünüyorken birden bire yediklerini hazmedemeyip kusmaları ile şaşırdık. Önceleri basit bir üşütme, hazımsızlık vs zannettik. Gittiği doktorlar kan ve idrar tetkiklerine bakarak, olayın mevsimsel geçiş sağlık problemleri olarak görmesi nedeniyle mayıs ayına kadar geldik. Kullandığı ilaçlar etkili olmayınca, ne yese bir müddet sonra kusuyor olması sonucu özel bir hastaneye gastro_entoreloji (mide-bağırsak) bölümünde uzman doçent Dr. Fuat Ekiz'e  gittik. Narkoz eşliğinde midesinden  endoskopi yaptılar. Dışarda heyecanla bekliyorum sonucu. Kardeşim yeni uyanmaya başlarken doktor ile konuştum. Doktor, '' mide girişinde kuş gözü kadar bir giriş var, içeri giremedik daralmış borusunun mideye giren kısmı'' dedi. Endişelendiğimi görünce ''sanırım bu akalazi denilen doğuştan olan bir özofagusun mideye girerken daralması olabilir'' dedi. Aslında, bu olasılığı beni rahatlatma adına söyledi galiba. ''oradan aldığımız biyopsi materyalini laboratuvar inceledikten sonra görüşürüz'' dedi. Sonra patoloji laboratuarından sonuç geldi. Yemek borusunun mideye girdiği yerde tümör büyümesinden tıkanma olmuş, pet incelenmesinden sonra,  koltuk altı lenflere yayılmış kanserdi...
          Şok olmuştuk ailece...tüm kardeşler seferber olduk, akrabalarımız da  bize destek verdiler, tavsiyelerde bulundular. Eşim, çocukluk arkadaşı gastro-entereloji uzmanı Dr. Halit Ünal ile iletişime geçti. Halit beyin, Ankara'da beraber ihtisas yaptığı Prof. Dr. Musa Akoluk ve Prof. Dr. Erdal Birol  Bostancı ile iletişim kurduk bu sayede. Hemen Ankara Yüksek İhtisas hastanesine sevk ettirdik, yemek yiyemiyordu, yemek borusunda birikiyor yedikleri ve kusuyordu... hemen kan, idrar, film, endoskopi tekrarı ,tetkikler yapılıp operasyona alındı. 9 saat süren operasyon sonucu, dışarda bekleyen ben, kardeşim Mürvet ve Ankara'da oturan eski öğretmen arkadaşı Fahriye Efendioğlu Küçükşahin heyecanla  bekledik...sonra geç vakit  yorgun olan  cerrahi ekibin asistan doktoruyla konuştuk...O gün birçok kişi mide-bağırsak CA sından operasyon geçirdiği için doktorlar yorgundu haliyle. Gördüğüm ve edindiğim bilgi, Yüksek İhtisas Hastanesi bu operasyonları en iyi yapanlardan. Emek veren tüm ekibi ve doktorları minnetle, saygıyla anıyorum...Yüksek İhtisas Hastahanesi tüm doktor kadrosuna ve ekiplerine minnettarız, çok yoğun ve disiplinli bilimsel verilerle çalıştıklarına inanıyorum...Türkiye'nin her tarafından gelen hastalara kardiolojik ve sindirim sistemi operasyonları esnasında büyük bir özveri ile çalıştıklarını gördüm... o doktor ekibinin ve hemşirelerin, hasta bakıcılarının nefes almadan hatta tuvalete bile gidemeden sırtlarından terler akarak çalışmaları  gerçekten güven duygumu artırdı ve onlar için evrene güzel dileklerimi attım içimden...Çünkü bu kadar özveri son yıllarda çok rastlamadığımız bir durumdu...
           Yoğun bakıma alındı operasyon sonu.24 saat çok kritikti uyanması açısından. Bir gün sonra ilk ziyareti ben yaptım beş dakika kadar...Dört tarafından  lastik ince direnaj boruları takılmıs  şah damar yolu açılmış beslenme ve takviye sıvı için, çeşitli aletler takılı, kan basıncı ve solunumu kontrol ediliyor... yarı baygın halde gördüm. Beş gün sonra normal odaya aldılar .    g    ünlük doktor kontrolleri ve pansumanları yapıldı...Her gün ziyaret saatinde sırayla onu görüyorduk. Ordu'dan gelen başka yerlerden gelen yakınları ziyaret ettiler normal odada kaldığı zaman içinde...Süratle iyileşmeye başladı. Bir müddet sonra  Ordu'ya eve getirdik, epikriz raporu sonra çıktı. Operasyon gayet başarılı olmuştu, artık  küçük porsiyonlar halinde yemek de yiyebiliyordu. Kendini toparladı, umudumuz arttı... Artık biberli yiyeceklere veda etmişti...çok sıcak çaylara da...Daha sonra alacağı kemoterapi tedavisi için Ankara Cebeci'de Numune hastanesine yakın olduğu için bir daire kiraladık, eşyalı kiraladığımız o dairede öğretmen olan karı-kocanın, sağolsunlar  çok ilgilerini de gördü, minnettar kaldık. 
         Doktorları ile konuştuğumda, Karadeniz yöresinde özofagus CA pek görünmez, bu tip CA lar daha çok Güneydoğu Anadolu yöresinde görülüyor dediler...Sebebinin de acılı yemekler ve çok sıcak içilen çaylar nedeniyle reflü ve mide asiti yoğunluğundan irrite olan  mukozada yıllar içinde tümör sessizce büyümüş...Ben de , ''öğrenciliği Güneydoğu Anadolu'da geçti, oranın yemek stilini kullanıyordu daha çok mutfağında, yani isot biber ve tüm acı biberler, salçalarla tatlandırılmış yöresel yemeklere tutkundu ''dedim. Gerçekten en acı biberleri her gün yemeklerinde kullanır kahvaltıları dahi acı biberli tatlardan oluşurdu...Taze demlenmiş sıcak ve demli çayları da sık sık içerdi gün içinde. Bu tip beslenen çok insan var, hepsinde bu hastalık görünmüyor elbette. Doktorları'' keşke iki yıl önce müracaat edebilseydi bize'' dediler. Hiç belirti vermemişti ki, öylesine güçlü bir sindirim sistemi vardı ki, taşı yese öğütecek kadar kendini iyi hissederdi. Doktorları tümörü tamamiyle temizlediklerini, etkilenen lenfleri de koltuk altına kadar ayıkladıklarını söylediler. Sindirim mukozasına ait kanser türlerinin agressif olduğunu söylediler. Yani metestaz yapabilirmiş, bu nedenle kemoterapi uygun gördüler. Kardeşim yeşillik de çok yerdi, tarım ilaçlarından da etkilenmiş olabilir. Son yıllarda adaletsizlikler, hukuksuzluklar , çağın gerisinde yaşam tarzlarının dayatması vs...bazı üzüntüler de yaşamıştı içine attığı...Üzüntünün, atipik hücrelerin denetimsiz çoğalmasının nedeni  olduğunu okumuştum literatürlerden. Üzüntü halinde beyinden salgılanan dopamin, seratonin gibi mutluluk veren hormon salgısı azalırmış. Her insanın vücudunda günde 7000 kanser hücresi atipik olarak ürüyormuş. Mutlu beyinlerde mutluluk hormonları salgılanıyorsa yani beyin vücuda hakim yönetici ise, ak yuvarlara emir verir kanser hücrelerinin fagosite( etkisiz hal)   edilmesini sağladığı için bu hücreler yok ediliyor ve çoğalarak çeteleşmesi engelleniyor, tümör olmuyormuş. Kanser genetik yatkınlık, vücut immün sisteminin zayıflaması, sürekli tahrişler, irritasyonlar, suyun, toprağın kimyasallarla kirletilmesi, doğanın ritmini bozan durumlar ve  radyasyonun etkisinin tartışılmaz olduğunu biliyoruz artık...en büyük etkenin de üzüntü nedeniyle vücudun savunma sistemlerinin çalışmaması...Bir literatürde şöyle bir yazı okumuştum: ''Bugün yaptığımız kanser   tedavileri, 100  sene sonra çok daha farklı olacak. Bu zamanda yaptığımız kemoterapi tedavilerini çok ilkel bulacak insanlık gelecekte.  Kanser tedavileri hücrelerin DNA ve RNA tipine göre akıllı ilaçlarla yapılacak. Kemoterapi tüm sağlıklı hücreleri de etkiliyor, gelecekte sadece atipik hastalık hücrelerinin üremesini engelleyen akıllı ilaçlarla olacak, böylece sadece kanserli hücreleri yok edilecek sistem üzerinde çalışmalar son hızla ilerliyor''    
             Kardeşim kemoterapi olmasaydı ve bitkisel doğal ürünlerle, alternatif tedavilerle immün sistemini güçlendirseydi biraz daha yaşayacaktı belki... Kemorerapiye dayanabilen ve immün sistemini güçlü tutanların ömürlerinin uzadığını biliyorduk. Bir akrabamız  Günay Er ablamız, ''ne olur Hanzade kemoterapi almasın, benim iki çocuğumda kanser oldu, kemoterapi alan vefat etti, almayan hala yaşıyor'' dese de, doktorlarına güvendi Ankara Numune hastanesinde  kemoterapi tedavisi aldı. Hatta hiç unutmam 29 Ekim  Cumhuriyet bayramı günü kemoterapinin yan etkisinden bilinci kayboldu, ambulansla Ankara sokaklarında, bayram coşkusu ile kalabalık olan trafik polislerinin geçişi yasakladığı sokaklardan hastaneye nasıl yetiştirdik hala şaşarım. Öyle fazla verilmiş ki öldürücü kimyasallar, akrep zehiri ihtiva eden ilaçlar, göz sinirlerini ve nervus Vagus sinirini yakmış. İki gün kendinde olmadan yattı hastanede...Onu, gereken müdahaleyle  hayata dönderen, dahiliye asistanı  doktor Nilüfer hanıma minnettarım....Onların verdiği rapora göre verilen kemoterapi ağır gelmiş.
      Numune hastanesinde  Kemoterapiyi uygulayan doktor değişti ve başkası ele aldı durumu. Adeta bizle karşılaşmak istemiyordu eski doktoru... o kemoterapiler esnasında , ekibin başında olan Prof. Dr hanımı hiç görmedik, raporlarda imzası var olmasına rağmen...Doçent Dr ya da uzmanlık için eğitilen doktor asistanlar ilgileniyorlardı...o zaman geç fark ettim, kemoterapi iyi yönetilemiyordu. Elindeki çanta ile ilaç getiren ilaç propagandistlerini  görünce, doktorlar hastayla ilgilenmeyi bırakır gözleri parlardı bu çantalı mümessillerle ilgilenirlerdi mutluluk saçarak nedense...Sonradan başka doktor guruplarında mesajlarda öğrendim ki, ne kadar ilaç yazıyor ve uyguluyorsa, ilaç firmaları ilacı yazan doktorlara hediye olarak  dünyanın her tarafına bedava tatiller  veriyorlarmış...bu durumun insana tedavi yapan doktorlara yakışmadığı düşüncesindeyim... İşini dürüstçe yapan vicdanlı hekimleri istisna tutarak kınadığımı ifade etmeden geçemeyeceğim. Kemoterapi ilaçları   sektörü insan hayatı üzerinden sağladıkları kazanç , demek ki o kadar çok ki bu hediyeler veriliyor firmalarca. Özel hastanede almak belki daha sağlam yol olacaktı bilemedik, bizde deneyimsizdik... Numune hastanesi tavsiye edildiği için orada kemoterapi olmuştu. Devlet hastanelerinde kemoterapi olmanın güvenli olduğu zannına kapılmıştık...Yaşayarak gördük onca insanın kemoterapisi yapılır iken, ilaç firmalarının daha fazla ilaç yazmaları için verilen promosyonlara şahit olduk...Oysa kardeşimin yeterli maddi gücü vardı, çok hayıflandık sonradan, neden ciddi çalışan özel bir merkezden bu tedaviyi almadığına...Nervus Vagus siniri yandığı için sürekli midesinde ağrı hissetti sonradan. her kontrole gidilip şikayeti dile getirildiğinde '' yapılan tetkikler sonucu, metestas yok, tümör temizlenmiş zaten, kemoterapi ile ilerde olabilecek metestasları  önlüyoruz. Ağrısı psikolojik dendi... o ağrı nedeniyle gece-gündüz uyuyamadı, yemek yiyemedi, zorla yedirdik...zayıfladı ve 38 kiloya düştü...Kemoterapi seansları bitince Ordu'ya getirdik, Samsun'da bir algoloji (ağrı) uzmanı profesör doktorun özel muayenehanesini götürdük. Ecel terleri döken kardeşime, raporlarda yazılan gerçeği söyledi:                       
         ''Nervus Vagus sinirinin mide ve bağırsağa giden Çölyak siniri  kemoterapide yandığı için ağrı hissediyorsunuz. Yarın  Ramazan bayramı tatili, bayramdan sonra gelirsiniz Nervus Vagus'un ağrı veren o  dalını keseriz operasyonla ağrı geçince morali düzgünleşir yemek yer, daha iyiye gider'' dedi. 
      O bayram tatilinde sıkıntıları hafiflesin amaçlı özel hastanenin onkoloji bölümünde palyatif bakım için yatırdık özel odaya. Beslenmesi için boyundaki damara takılan porttan gıda takviyesi serumlar verilmekte...Su toplayan akciğerlerinden su alındı ...Sürekli Türk Sanat Müziği dinledi...Gelinimiz Leyla ile odanın dışında birbirimize sarılarak ağladık Hanzade'ye göstermeden...''Son günümde böyle mi esecekti bu rüzgar?'' şarkısını  duygulanarak dinleyen kardeşimi hali bizi çok üzmüştü...Bir kaç gün sonra nefes darlığı nedeniyle yoğun bakıma alındı, uyutulmadan önce elimi tuttu ''abla beni bırakma'' dedi...'' Kardeşim hepimiz buradayız, ilaçlar etki edip normal nefes almaya başlayınca odana çıkartılacaksın'' dedim...Dahiliye uzmanı ve diğer doktorlarla konuştum akciğer enfeksiyonu nedeniyle nefes alamıyormuş. Özet olarak kendi halinde biraz daha yaşayabileceğini düşündüğüm kardeşimi özensiz yapılan kemoterapilerin yan etkisinden doğan durumlar nedeniyle kaybettik...immün sistemi çökmüştü, 15 gün önceki Ankara'da yapılan pet taramasında hiç bir metestas görülmedi yazan rapor, komedi yazısı gibi  elimizde kaldı sadece...Yüksek İhtisas Hastanesinde yapılan çok başarılı operasyonun üzerinden bir yıl geçmişti kaybettiğimizde. Kemoterapi almayanların ya da immün sistemini çökertmeden alanların daha uzun yaşadıklarını fark ettik.
         İşte ölümünün ardından    içime dert olan ne varsa yazdım...tam olmasa bile bu kadar iç dökmeyi maddeleştirmek  belki başkalarına da yol gösterir.




   

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Bir zamanlar Hanzade vardı...(3)

Bir zamanlar Hanzade vardı...(10)

Bir zamanlar Hanzade vardı...(14)